Amin, Amen, Emin söylemleri üzerine

Güncelleme: 30.10.2012 11:03

Murat Şahin
“  Olmayacak duaya amin demek!”
(Anonim halk deyimi)
Alışkanlıktır; duaların, olumlu dileklerin ve temennilerin ardında; dinleyenler, muhataplar hep kocaman bir ‘AMİN !’ söylemi ile yanıt verirler.
AMİN; Arami ve de İbrani dillerinde bu söyleme – ÖYLE OLSUN – bağlamında bir anlam yüklenir. Halbuki, kazın ayağı pek de öyle değildir. 
AMON ,  AMEN ya da AMİN; sözcükleri arasındaki bu ilginç benzerlik  öyle kolayca dikkatten kaçmamalıdır. 
Türkçeye Arapçadan geçen sözcük "öyle olsun, Allah kabul etsin" gibi anlamlarda kullanılır. 
Amin, Sâmî kökenli bir sözcük olduğunu yazanlar olduğu gibi yazımızın devamında sözcüğün kökeninin nereden geldiğini öğrenince şaşıracaksınız. Kökü "emin, sağlam, sabit" gibi anlamlara gelir ve "güvenilir (kişi)" anlamındaki emin sözcüğü ile de akrabadır. Yunanca Eski Ahit'te genellikle "öyle olsun" anlamında kullanılırken İngilizce Kitab-ı Mukaddes'te "kesinlikle, gerçekten de" anlamında kullanılır. 
Söylemle ilgili bazı din felsefecileri (teosofistler) Afrika merkezli (Afrosentrik) tarih teorisyenleri ve sezgisel yaklaşımı benimseyen gnostikler arasında yaygın olan bir görüştür. Sözcüğün; "tanrıların kralı" olarak bilinen Antik Mısır tanrısı Amon'un (Amen) adından geldiğidir. Bununla birlikte İbranice sözcük; 'aleph' (Amen) ile başlarken, Mısırca olanı 'yodh' (Yamen) ile başlar.
Tanrısal onaylama; eski Mısır’da dua edenler, duaların sonunda tanrının kabulü için Amon’un adıyla, (Amen olarak evrimleşir) cümleyi, duayı bitirirlermiş. 
Gelenek bu ya, işte Amon oldu size Amen veya Amin, peki ya peygamberimiz Hz. Muhammed’in ‘Emin’ olan sıfatı sizce nereden geliyor olabilir?
 
Ehli-i Sünnet kesim; okunan duaların sonunda hep amin der. 
Gerekçe ise Hz. Peygamber (s.a.s.), namaz’da Fatiha Suresi’nin okunması bittikten sonra “âmin” denmesini emretmiştir, denir.
 Şöyle ki: “İmam, Fatiha’yı tamamlayıp âmin dedikten sonra siz de .”âmin” deyiniz. Kimin bu sırada “âmin” demesi meleklerin o anda “âmin” deyişi ile aynı ana rastlarsa geçmiş günahları affolunur. “ (Müslim, K. Salat, 72; Ebû Dâvud, Salat, 167-168; Tirmizî, Mevâkîttü’s-Salat, 116). 
Ayrıca benzer hadis Ebu Hureyye'den şöyle aktarılır; Hz. Muhammed(s.a.s) "İmam âmin dedikten sonra siz de âmin deyin; çünkü bir kimse meleklerle aynı anda âmin derse, tüm geçmiş günahları affedilir," demiştir. 
Buna karşın Anadolu Alevileri; okunan duanın sonunda ya; Allah, Allah derler ya da Alevi – Bektaşi  - Mevlevi tarikat ekolü; okunan dualar sonrası; ‘Allah eyvallah!’ veya yalnızca ‘eyvallah!’ diye karşılık verir.
 
Eyvallah; Arapça; ( iy-vallah); Vallahi öyledir, Allah bilir gibi anlamlara gelir.
 
Anadolu Halk tasavvufunda ise tevekkül belirten bir söylemdir. " Hayır da olsa, şer de olsa her gelen O'ndandır. O; ( Hua; Allah'ı simgeler.) " anlamını içerir.
Eyvallahlaşmak bu anlamda muhabbeti artırır.
 
Eyvallah söylemi ayrıca Türkçede şu anlamlarda da  kullanılmaktadır: 
1- Birisi bir şey ikram edince, teşekkür ederim anlamında, eyvallah denir.
 
2- Ayrılıp giderken, Allah’a ısmarladık anlamında eyvallah denir.
 
3- Birisi yardım eder misiniz diye sorunca, evet anlamında eyvallah da deniyor.
 
 
Söylemin etimolojik kökeni
Amin sözcüğünün kökü, Nişanyan; Türkçe Etimolojik Sözlüğüne göre, Arapça ile İbranicede ortak olmakla birlikte, dua sözü olarak kullanılan āmīn İbranicedir der.
Öte yandan Osmanlıca Sözlük āmīn için şu karşılığı vermektedir: 
“Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil’de iki yerde geçer. Tevrat’ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.” diye açıklar.
Anlaşıldığı kadarı ile Yahudileri Mısır’dan çıkaran Hz. Musa bu geleneğine dokunmamış, bu geleneği birlikte Yahudilikten sonra Müslümanlıkta da iyice kök salarak “Amin!” biçiminde söylenilir olmuştur. Ayrıca erkeklerin hatta kızların sünnet edilme geleneği de Hz. Musa ile Antik Mısır’dan alınarak uygulamaya konulur. 
 
Ne gariptir ki, gerek Tevrat gerekse Kur’an’da Firavunlar en nefret edilen kişiler olarak tanıtılmakta iken hem Yahudi ile Hıristiyanlar hem de Müslümanlar nefret ettikleri Firavunun adını, günde birçok kez, ister Amen, isterse Amin biçiminde anmaktalar!
İlk Tek Tanrılı yaygın din, Antik Mısır’da oluşmuştur. Bu tek tanrılı inancın Mimarı IV. AMON HOTEB; ( sometimes read as Amenophis III; Egyptian Amāna-Ḥātpa; meaning Amun is Satisfied) also known as Amenhotep the Magnificent was the ninth pharaoh of the Eighteenth dynasty)(1) ( Amonhepis, Mısır kralı AKHENATON; anlamı Aton’a tapan hizmet eden Akhenaton, kendi dilinde Akhenaton ismine ;‘Tanrıya tapan’ olarak söylemiştir ve Hz. Yusuf döneminde kraliçe Nefertiti ile birlikte Tek tanrıya iman ettiği anlatılır. Çok tanrılı mısır dinini kaldırmış ve tek tanrı Tek Tanrı- Amon –Ra’ya ( Tanrı, Allah) iman etmiştirler) olan firavundur. On sekizinci sülalede hüküm süren Amon Hoteb ( güvenilir, ikna olunur anlamındadır. Kendisi; ‘Emin olunan hatip’, ‘sözlerine güvenilen elçi’ olarak nitelendirilir) kendi döneminde yaygın bir şekilde benimsettiği inanç, ilk tek tanrılı büyük kümülatif inanç diye niteleyebiliriz. Amon her dua ve dileğin arkasında kendi adının söylenmesini de şart koşmuş. Yani bu dinin mensupları AMON deyince; ‘ben ikna oldum’, ‘ben güvendim’,’ben emin oldum’ demek isterler ve bu söylemle aktarılanları bir şekilde tasdik ederler. En büyük tapınakları ise Thebe ( Teb) tapınağıdır.
Bu dönemin başrahibi Tootmosis I. ( Moses, Musa ) olan III. Amonhoteb’in kuzeni Hz. Musa olduğu da anlatılır. Tootmosis dizgelerinin firavun, komutan ve başrahip oldukları konusunda oldukça farklı yazı ve söylemler vardır. 
Göksel dinler; tek tanrılı dinler olarak bilinir. Göksel dinlerin öncüsü olarak da Hz. İbrahim yani İbrahim peygamber kabul edilmiştir. 
Peki, tarihte bu zamandan önce tek tanrı inancı veya buna benzer bir inanç özlemi hiç mi gündeme gelmemiştir?
Yanıtımız, “gelmiştir!” olacaktır. Peki, nasıl ve kimler tarafından bu inanç gündeme gelmiştir? Şimdi bunu açıklamaya çalışalım.
Coğrafya olarak Mısır‘dayız, bereketli Nil’in topraklarında, firavunlar dönemindeyiz. Mısır’ın inançlarında birçok tanrıya tapınma söz konusuydu. Zaman, zaman bu tanrılardan biri öne geçerdi. Gerçekte politik güç ve o gücün bağlı olduğu tanrı birlikte önem kazanır veya kaybederdi. Kısacası güçlünün tanrısı da güçlenirdi.
 
Amon, karısı Mut ve oğulları Khensu Theban kabilesinin kutsal insanlarıydı. İsa’dan önce 1550-1070 yıllarında Thebe’nin Mısırın başkenti olduğu dönemde Amon ya da Amen’in Mısırda önemi gittikçe arttı ve Amon sonunda Mısırın baş Tanrısı veya “ tanrıların kralı” oldu. İsmi de Âmen Ra ya da Amon Ra olarak değişti. Yahudilerin o bölgede köle olarak yaşadığı ve 400 yıl sürdüğü tahmin edilen dönemde Âmen sözcüğünün önce İbrani diline, oradan da Hıristiyanların ve Müslümanların diline girmiş olduğu düşünülmektedir.  Kelime Kuran’da yer almaz ve İslam’a girişi Hz. Muhammed’din  (s.a.s) ölümünden yaklaşık 200-300 yıl sonra yazılan hadis kitapları ile girmiştir.
Kitab-ı Mukaddes'teki en eski kullanımlarında sözcük "başka bir konuşmacının sözlerini onaylamak, aynı fikirde olduğunu belirtmek" için kullanılıyordu. Resmî yeminlerde vurgulamak amacıyla bazen tekrarlanıyordu.
Hz. İsa'nın İncillerdeki resmî ifadelerinin girişlerinde kullanılan tekli veya çoklu formdaki âminlerin, Yahudilikteki kullanımıyla hiçbir paralelliği yoktu. Bu öncül âminler, sonrasında Hz. İsa tarafından söylenecek ifadelerin doğru ve kesin olduğunu bildiriyordu. Bu türdeki âminler Sinoptik İncillerde (Matta, Markos ve Luka) 52 kez, Yuhanna İncilinde 25 kez geçer.
 
Yahudilerde duadan sonra âmen deme geleneği antik çağlardan kalmadır. Yahudilikte, tapınakta cemaat tarafından; doksoloji (tanrıyı övücü sözler söyleme) sonunda veya din adamının ettiği bir duanın ardından âmen denmesine İ.Ö. IV. yüzyılda dahi rastlanır. Âmen kavramının bu ayinsel kullanımı sonradan Hıristiyanlığa geçmiştir. Hıristiyan azizlerinden Şehit Justinus'un (İ.S. II. yüzyıl) belirttiğine göre âminin kullanımına Efkaristiya ayininde başlandı ve zamanla vaftiz töreninde de kullanılmaya başlandı. 
Âmenin, şükürden veya duadan sonra (içten veya sesli olarak) söylenilmesi geleneği, sözcüğün bir konuşmadan sonra söylenenleri onaylamak amacıyla kullanılışından türemiştir. Bu şekildeki kullanımı Zebur'da ve Yeni Ahit'te oldukça yaygındır.
Hıristiyanlıkta tüm dualar âmin ile bitirilir. Hıristiyan ilahilerinin popülaritesinin artmasının, bu anlamdaki âminin yaygınlaşmasında etkisi olmuştur. 
İslam'da âminin kullanımı nispeten daha az olmakla birlikte, Fatiha Suresi her okunduğunda âmin ile bitirilir. 
 
Tarihsel köken
Böyle bir ortamda Thebae (Teb) şehri önem kazanmış ve buradaki Amon tapınağı görkemine görkem katmıştı. Amon Rahipleri imtiyazlı sınıfı meydana getiriyordu. Tanrının evi sayılan tapınaklarda görev yapan ruhban sınıfının zenginliğine diyecek yoktu. III. Ramses deneminde Amon’un mal varlığı 235.000 hektar toprak, 81.000köle, dirilere eşit muamele gören 5.000 heykel ve 421.000 baş hayvan olarak kayda geçmişti. 
Günlük dinsel törenlerde Tanrı’yı yedirmek, tuvaletini yapmak, giydirmek gibi işlemler yapılırdı. Tepsilerle getirilen yemekler sonunda, kralın kendilerine tapınak üzerinden bir yiyecek geliri bağladığı imtiyazlılara verilirdi. 
İnanca göre Firavun, tanrı kanı taşırdı. İşte bu yüzden de kutsal kan bozulmasın diye, Firavunlar aile içinde çoğu zaman kız kardeşleriyle  ( ensest) evlenirlerdi. 
 
İlginçtir aynı gelenek Antik Yunan Ptolemaios'un sülalesi döneminde sürmüş gitmiştir. Böylece tüm Kleopatralar’da erkek kardeşleriyle evlilik yapmışlardır. Günümüzde soylu (asil) aileler arası evliliklerin ortak gerekçesi de benzer nedenlerdir. 
Yine inanca göre, “Tanrı gökten yere inmiş ve kralı bizzat kendisi yeryüzündeki annesine doğurtturmuştu “ yani bir simgesel Tanrı evlenmesi; (Tarih sürecinde buna benzer simgelerin tekrar kullanıldığını görürüz. En iyi bilinenlerinden biri bakire Meryem’in yaptığı doğumudur. İkincisi ise Brahma’nın Şiva’dan doğumudur) olmuştur. Ayrıca tahta çıkış sırasındaki takdis de hükümdara doğaüstü bir güç vermekteydi. Biri Aşağı, diğeri Yukarı Mısır’ın olan ve yeni firavunun başına yerleştirilen iki taç, iki “büyük sihirbaz”dı. Ona tanrısal seyyaleyi de teslim ediyordu. Yaşadığı sürece kendisi Tanrı Horus ile eş tutulurdu ve bu sıfatla tapınılırdı. Ölümünden sonra ise ‘Öte Dünya Tanrısı’ olan Tanrı Ozisiris’le eş tutularak yine tapınma devam ederdi. Kısaca söylersek, Mısır’da bazıları daha etkin rollere sahip olmakla beraber birçok tanrıya tapınma geleneği vardı ancak her dönem Tanrıların bazıları diğerlerine nazaran biraz daha öne çıkardı. 
 
Yıl İ.Ö. 1375 On sekizinci Hanedan dönemindeyiz. Babası III. Amenhoteps’ten sonra Mısır tahtına oturan oğlu IV. Amenhotep (IV. Amenophis diye de bilinir) çağının çok ötesinde bir uygulama yapmaya ve yerleştirmeye çalıştı. Mısır’da TEKTANRICILIK inancını kurmaya çalıştı. 
IV. Amenhotep başa geçtiğinde artık Mısır uygarlığı doruk noktasına gelmiş, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Birçok uygarlıkta olduğu gibi burada da bazı konularda yozlaşmalar, halkın memnuniyetsizliği su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Firavun sülalesinin kurucusu Menes’in zamanından beri yaklaşık 4000 yıl geçmişti. Anadolu topraklarına dek sınırları genişlemiştir. Babası III. Amonhotep de başarılı bir Firavun’dur. Parlak bir yaşantısı olmuştur. İri yapılı güçlü biridir. Halk tarafından sevilir, sayılır. 
 
IV. Amonhotep ise tahta geçtiğinde çok gençtir. Bazı kaynaklar 11 yaşında olduğunu yazar. Savaşlar ve politik düzenlemelerle geçen bir yaşamdan sonra yaşlanmış olan baba III. Amonhotep ve oğul IV. Amonhotep’ten çevre hükümdarlar dahil herkes yardım istemektedir. Geleneğe göre yeni Firavun bu yardım isteklerine yanıt verecekti, orduların başına geçecek, politik düzenlemelerle uğraşacak ve Mısır’ın güçlü konumunu sürdürecekti. Oysa IV. Amonhotep hiç de beklenildiği gibi davranmadı. Onu ordular veya politika değil, inanç, din, ilahiyat, felsefe konuları ilgilendiriyordu. Bu çok genç Firavun Annesi Kraliçe Tiy ve karısı Nefertiti’nin etkisi altındaydı. Bu yüzden kadınca bir ilgi ve yönlendirmeyle şekilleniyordu. Söz konusu iki kadın ve dadısının kocası olan rahip yeni Firavun’un en yakın çevresini ve etkilenme çemberini oluşturuyordu. Ülkede ruhban sınıfı inanılmaz yetkilerle donatılmış olarak Tanrı adına halkı sömürmekle ve yönetmeye çalışıyordu. Yeni Firavun ise, ince duygularla yetiştirilmişti, sanata düşkündü, din ve inanç konularında sürekli bilgilenmekle zamanını geçirmişti, katı bir kumandan, imparator olmaktan ziyade, halka sevgiyle yaklaşmak isteyen, ince düşünceli bir yönetici olmayı yeğliyordu. Bu arada kendisi dinle uğraşırken, imtiyazlı sınıfta otorite kavgaları başlamıştı. Birbirlerini yiyorlardı. Tümü  “sen-ben” kavgasına düşmüştü. Ülkede fırtına bulutları dolaşıyordu. Mısır’ın en güçlü kuruluşları olan dinle devletin arası açılmıştı. 
 
Mısırlılar dinlerine düşkün olmakla bilinirdi. Dinlerindeki tanrı ve tanrıçaların sayısı da hayli kabarıktı. İnsan-hayvan karışımı tanrılarla, yer ve gök tanrılarından geçilmiyordu. Zamanla yeni, yeni tanrılar da yaratılıyor, hemencecik din piyasasına sürülüyordu. Halkın inancını sömürmek bir kazanç kapısı olmuştu. Artık iş öyle bir hal almıştı ki, Mısır’lılar, zaman, zaman tanrı sayısını indirme gereğini bile duydular. Böyle hallerde, aynı tanrının değişik adlar taşıdığını bildirerek, sayıyı azaltmaya çalışıyorlardı. Böylesine kalabalık bir tanrı topluluğu elbet başsız olamazdı. 
Bu kutsal kişilerin başkanlığı da güneş tanrısı RA’ya verilmişti. Ra’nın tapınağı Delta’daki Heliopolis ( Yunaca; Güneş kenti) şehriydi. Göklerin hakimi Ra mevsimleri düzenler, karanlığı ve aydınlığı yaratırdı. Mısırlılar, firavunların Ra’nın oğlu olduğunu kabul ederlerdi. Ancak zamanla, Ra’nın din aleminde tek başına sürdüğü saltanat, bölgeler arası bazı alınganlıklara sebep olmaya başladı. Sonunda kıskançlıklar, çekememezlikler göz önüne alınarak bir tür uzlaşmaya varılmak istendi. Ayrıca Heliopolis rahipleri aksi takdirde gözden düşecek, güçlerini yitirecek olduklarını anlamışlardı. Sonuçta, Ra’nın güçlü adının yanına, bir başka tanrı adı daha eklenmesine karar verildi. Thebes şehri küçük bir şehirken önemsiz bir tanrı olan Amon (Amen diye de geçer) için burada küçük bir tapınak vardı. Zamanla şehir büyüdü, tapınak önem kazandı. Thebes şehrinin hakimiyeti kuvvetlendikçe Amon da kuvvet kazandı. Hele Thebes şehri önem kazanıp başkent de olunca tapınak ve Tanrı Amon önem daha da önem kazandı ve artık baş tanrı konumuna geçti. İşte bu dönemde, Heliopolis rahipleri onu doğan Güneş Tanrısı Ra ile eş tutma kurnazlığını göstermiş ve imtiyazlarını kaçırmamak istemişlerdir. Böylece bu dönemde baş tanrı Amon-Ra adıyla anılmıştır. Ancak sen-ben kavgaları sürmüştür. Amon’un yükselişi henüz IV. Amonhotep başa geçmediği döneme rastlar. Bu dönemde Mısır birçok savaşa da girmiştir. Savaşların çok olduğu ve galibiyetlerin alındığı bu devirde, bütün galibiyetlerin nedeni Amon olarak düşünülür, ona yorulur ve ganimetlerden en büyük pay da ona ayrılırdı. Böylece Amon Rahipleri olağanüstü zenginliklere ulaştılar. Etkinlikleri büyüktü. Öyle ki, Firavun’un adı dahi ‘Amon hoşnuttur’ anlamını taşıyan Amonhotep şeklinde verilmişti. Ancak bizim genç firavun bu durumdan hiç hoşnut değildi. Onun din anlayışıyla bu olup bitenler hiç uymuyordu. O’na göre güneş tüm varoluşun kaynağıydı. Güneş’in simgesi başka hiçbir şeyle birleştirilmemeli ve eş tutulmamalıydı. Bu yüzden güneş yuvarlağını simgeleyen ve güneşin izlediği yol anlamlarına gelen ATON adının benimsenmesini istedi. Saltanatının dördüncü yılında başkentten ayrıldı. Orta Mısır’da; Güneş yuvarlağının ufku anlamına gelen ve bugünkü adı Tel -el-Amarna olan Akhet-Aton adlı yeni bir şehir kurdu. 
İlkel toplum inançlarında bir şeyin adı, tasviri kendisinden bile önemlidir. Dolayısıyla Tanrıların adlarının da büyülü bir önemi vardır. Nitekim Mısır’da Amon adı böyle bir öneme sahip bulunmaktaydı. Rahipler her yere AMON un adını yazdırmışlardı. Kayalarda, tepelerde onun adı yazılıydı. Amenhotep sonra gelen firavun ise öncelikle her yandan Amon’un adını kazıtıp sildirmeğe uğraştı. Öteki Tanrıların adlarını kazıtıp sildirmedi ama onlara da tapınılmasını yasakladı. 
 
Kendi adını da “Aton’un ruhu” ya da “Aton’un ihtişamı” anlamına gelen şekilde Akhnaton olarak değiştirdi. Firavun Akhnaton halkı eğitmek ve düşüncesini yerleştirmek için Tanrı Aton’a ilahiler yazdı. Bu ilahiler Tanrının tek olduğunu işlemekteydi. O da Aton ile simgeleniyordu. Düşünce denizinde bir devrim yapıyordu.
Şimdi de Enis Akdağ’ dan bir Akhenaton ilahi – şiirinden alıntı yapalım;
“…Tanrı uludur, birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir.
O’dur her varlığı yaratan….”
 
Hayır, hayır bu yazdıklarım Ezan değil, Mısır hükümdarı (firavunu) Akhenaton‘ un (Amenofis’ in) yazdığı bir, ilahidir şiirdir.
İlahi - şiir şöyle devam ediyor:
 
“…Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh, 
Ta başlangıçta vardı Tanrı, 
Tek varlıktı o, 
Hiç bir şey yokken o vardı. 
Her şeyi o yarattı, 
Ezelden beri süregelen varlığı, 
Ebediyete kadar sürecek, 
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu, 
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman…”
Tek tanrılı dinlerin gerçek kurucusu Amenofis, her duanın sonunda kendi adının ; ‘Amen!.’ söylenmesi talimatını vermiş ve uygulanmıştır.
Önce Tevrat’a oradan da İslamiyet’te geçen ‘amin’ de oradan geliyor!
Demek ki “Amen!” sözcüğünün kökeni eski Mısır dili olan Nebatça’dır (Koptça -Kıptice).  O dönemde kıtlık nedeniyle Mısır’a göç etmiş olan Yahudiler de o zamanki Mısır geleneğine uyarak böyle söylemeye başlamışlardır.
Firavun Akhnaton ve Krıliçe Nefertiti’den Aton’a övgü başlığı altında toplanan ilahilerden biri pek ünlüdür. Sözlerini sizin için aşağıya kopyalıyorum:
“Sen her iki diyarı (yukarı ve aşağı Mısır) sevgiyle doldurursun. Sen toprağın, sen insanın, sen kurdun kuşun, sen topraktan üreyen bitkinin yaratıcısı; sen uyandığında, bütün bunlar yaşamaya başlar. Yarattığın her şeyin anası, babası, sen gök yüzünün batısına çekildiğinde, dünya ölülerin alemi gibi kararır; insanoğlu karanlığın içinde uykuya dalar. Görmekten yoksun, evinde uyuyan zavallı komşumun her şeyi alınabilir. Bütün dünya sessiz bekler, yaratıcım ufukta dinleniyor diye. Ama gün olup da sen uyanınca; ışınların karanlığı kovalar, işte o zaman insanlar kalkar, yıkanır, giyinir ve ellerini kaldırarak, sana yeni bir uyanışın şükranlarını sunmak için dua ederler.”
Bir başka ilahide şöyle deniyor:
“Senin işlerin türlü türlüdür. Onlar bizden saklıdır. Onlara akıl sır ermez. Ey senden yüce kişinin olmadığı tanrı! Sen mevsimlerin, kış soğuğunun, yaz sıcağının yaratıcısı; kadında ocuğun, erkekte tohumun yaratıcısı! Ana karnındaki bebeğe hayat, yumurtadaki civcive kabuğu kıracak gücü verensin. Gökyüzünde yarattığın Nil’le, toprakları bereketlendirmek için yağmur verdin bizlere!..”
Firavun Akhneton’un tanımladığı tanrı, sadece güneşten ibaret değildir ve sadece Mısır’a ait de değildir. Tüm insanları ve dünyayı etkilemektedir. Onun eylemleridir önemli olan. Dolayısıyla güneş yuvarlağı tapınmanın nesnesi değil simgesidir. O simgenin özünde var olana tapınmayı önermiştir. Üstelik de O’nu tek yaratıcı olarak tanımlayarak…
 
İşte böylece tarihteki ilk tek tanrı inancı üzerine yapılan bir devrimi görürüz.
Coğrafi olarak yöre Mısır ve Mısır’dan Anadolu’ya dek uzanan o meşhur “bereketli hilal” bölgesidir. 
Dikkatinizi çekmek isterim, daha sonra tek tanrılı dinlerin tümünün doğum yeri yine bu bölge içinde olacaktır. Daha önce de söylemiştik, tarih bir devamlılık gösterir. Kültür bir devamlılık gösterir. Tek tanrılı inancın tohumlarının atıldığı bu bölgede daha sonra yine tek tanrılı dinler yeşerecektir.
Bir başka metinden size yine Akhneton’un bir ilahisini nakledeyim:
“Sen ki nesnelerin oluşları sırasında zaten yaşamaktaydın, ufukta parlak olarak yükseliyorsun, ey canlı Aton! Doğu ufkunda yükseldiğin zaman güzelliğinle bütün ülkeleri aydınlatıyorsun! Bütün büyüklük ve parlaklığınla, muhteşem ve kudretli bir halde, ülkelerin hepsi üzerinde göründüğün zaman ışıkların, yarattığın alemin sonuçlarına kadar bütün ulusları kucaklıyor… Bizden uzaksın ama, ışıkların yine de yere iniyor, ve yaptığın bütün devirlerinde kendini insanlara gösteriyorsun…
Sabahları doğduğun, bütün gün boyunca ışıklarını yerin üzerine saçtığın zaman, karanlığı kovuyorsun; bize ışığını sunuyorsun. O zaman iki ülke de sevince gark oluyor; insanlar kalktı ayakları üzerinde doğruluyorlar, onları uyandıran sensin. Ellerini yüzlerini yıkıyorlar, giyiniyorlar ve göründüğün zaman, bütün kollar sana tapınıyor. Bütün dünya yeniden işe koyuluyor. Hayvanlar kendilerine verdiğin ot için seviniyorlar, ağaçlarla çayırlar yeşeriyorlar; kuşlar yuvalarından çıkıyorlar ve kanatları bile senin “Ra’na” tapınıyor. Keçiler bacakları üzerinde zıplaşıyorlar; kuşlarla kayalarda uçup gezen bütün yaratıklar sen gökte yükseldiğin zaman yeniden yaşamağa başlıyorlar. Gemiler nehirde aşağıya, yukarıya gidi geliyorlar; hatta nehirlerin balıkları ile sana doğru atılıyorlar; çünkü ışıkların suların derinliklerine kadar sokuluyor.
Anasının kucağındaki çocuğu besleyen sensin; ağlamasın diye onu yatıştıran sensin. Yarattığın her çocuk gün ışığına kavuştuğu zaman, onu canlandıran soluğu sen veriyorsun. Bağırmaya başladığı zaman onun ağzının sen açıyorsun; onun hayatına göz-kulak oluyorsun. Küçük kuş yumurtada iken ve kabuğunun içinde haykırırken kendisini yaşatan havayı ona veren sensin ve senin sayendedir ki o, her yanını saran kabuğu kıracak kuvveti bulabiliyor.
 
Yarattığın nesneler ne kadar da çeşitli! Yeryüzünü yalnızken, kendi isteğine göre yarattın; bütün insanlar, sürüler, hayvanlar, yerde yürüyen ve yaşayan , gökte ucan her şeyle beraber, yeryüzünü de sen yarattın. Yabancı ülkelerde, Suriye’de, Habeşistan’da her yerde her insanı yerli yerine sen koydun, onun bakımına sen göz-kulak oluyorsun, bütün insanlara da istedikleri rızkı sen veriyorsun…
Ey nurlu Aton, yeryüzünün üzerinde ışıldamaya başladığın zaman bütün gözler seni seyrediyor…”
Bu soylu dinsel devrimin yanı sıra derin bir ahlak değişimi de oldu. Güneş bütün ulusları, bütün insanları, bütün varlıkları aydınlattı. Onların her birinde tanrısal bir zerre vardı. Hepsinin içten gelme bir şekilde harekete geçmeye hazır olduklarına inanılabilirdi artık. 
Drioton ve Vandier’in ‘Mısır’ adlı eserlerinde dedikleri gibi; ” Özgürlük, Amarna’da doğan dinin yüce fikirlerinden biri oldu… Yeni doktrinini öteki büyük düşüncesi de tabiat sevgisiydi… Böyle bir doktrinin de yaratıkları sevmeyi ve yaşama neşesini öğütlediğini insan, kolayca anlayabilir”…
Bu firavunun devrinde değişiklik kendini dinin yapılaşmasında da gösterdi. Tanrı ile kulları arasına bir rahipler zümresinin girmesi artık gerekli görülmedi: İyicil Tanrı’yı keşfetmek için gözlerini açmak yetiyordu. Amarna tapınağı üzeri gökyüzüne bakan, açık avlular ve dehlizlerden meydana gelmiştir; ana mihrap ise güneşin ışıklarına boğulmuş bir haldedir.
 
Bu arada bütün güzel sanatlar da baştanbaşa değişti. Yine Drioton ve Vandier’nin dedikleri gibi: “ …bundan böyle sanat artık realizmden ve spiritüalizmden meydana geldi. Tel-el-Amarna‘nın her yanında tabiat sevgisine rastlanmaktadır: Dinde, güneşe söylenen kasidelerde, günlük yaşayışın sahnelerinde ve nihayet evlerin süslenişinde bile bu, böyledir. Kuşlar, çiçekler ve yemişler artık stilleşmiş süs motifleri değil de, tabiatın çok değerli vergileri sayılmakta ve bunlar tarifi imkansız bir doğruluk, duygululuk ve sevimlilikle tasvir edilmektedir…”. 
Genç firavun, kendinden önceki firavunların gerçeküstü resim yapılması yolundaki kurallarını değiştirmiş, gerçekliğe dönülmesini desteklemişti. Kendi portrelerinin de kendi neye benziyorsa öyle yapılmasını istemişti. Kraliçe Nefertiti çok çekici bir kadındı, kişiliği ile de daima kocasının görüşlerine destek olmuştu. Akhenaton’la mutlu bir aile yaşantısı sürmekteydi.
Akhnaton’un dünyaya tanıttığı din kavramı böyleydi işte, sevgi yüklüydü, aydınlatıcıydı. Sömüren din tüccarı ruhban sınıfını devre dışı bırakıyordu. Yüzyılların eskimiş inançlarına taptaze bir anlayış getiriyordu. Yepyeni evrensel bir ruh doğuyordu din konusunda. Onun övdüğü yalnız Mısır’ın tanrısı değildi. Akhnaton, dünyayı ve insanları yaratan, yarattığı her şeyin anası ve babası olan tek ve büyük gücü, Aton’u övüyordu. Bu ileri görüş, Ancak Akhneton’dan yedi yüz ya da sekiz yüz yıl daha sonra Tevrat’ta da  ( Hz. Musa sayesinde) yer alacaktı. Akhnaton dürüst bir insan olarak tanınır. Servet içinde yüzdüğü halde sarayın lüksüne kendini kaptırmamıştır. Sade bir hayat sürmüştür. Alışılmamış bir açıklığı, doğruluğu vardı. Sık, sık karısı ve kızlarıyla halk arasına karışırdı, halk onu çok severdi. 
Bütün bunlar olup biterken, tutucular, gelenekçiler, muhafazakarlar her alanda böylece meydana gelmiş olan devrimden hoşlanmamışlardı. Ruhban, menfaatlerine dokunan, imtiyazlarını elinden alan bu sosyal bir değişmeyi kabul etmiyordu. Akhnaton ise kendi inancını koruyabilmek ve yerleştirebilmek için ruhban sınıfıyla mücadele ediyordu. Ancak, Akhnaton yirmi dokuz yaşında, 1358 yılında ölür ölmez de gericiliğin tepkisi başladı. 
 
Karşı devrim başladığında mumyası henüz mezarına konmamıştı. Oğlu olmadığından hükümdarlık büyük kızının kocası Sahare’ye kaldı, ancak kısa bir süre sonra devrildi. Hükümdarın büyük damadı ancak bir yıl saltanat sürdü; küçük damadı Amon dininin rahiplerine boyun eğdi. Bunlardan sadece başrahip Hz. Musa ( Tootmosis) direndi ve Eski Mısır’ı terk etmek zorunda kaldı.  
Bu yenin inancın karşıtları  rahiplerle işbirliği yaparak küçük damadı devirdi ve yerine iktidara geçti. Amarna’yı terk edip Thebae’ye gitti ve Tutankhaton adını, Tutankhamon olarak değiştirdi.
 
Akhnaton’un altından mumyası da Thebes’te Kralice Tiy’in mezarına kondu; mumya 1907 yılında bir İngiliz arkeolog grubu tarafından bulundu. 
Tel-el-Amarna’nın birdenbire terk edilişi şöyle bir sonuç verdi: Çöl kumlarının örttüğü tapınaklarla saraylar oldukları gibi kaldılar ve burada yapılan kazılar sayesinde bakanlıkların arşivlerini, Akhnaton’la yabancı hükümdarlar arasındaki mektuplaşmaları keşfetmek mümkün olurdu. Bu ise bize, İ.Ö. on dördüncü yüzyılı daha iyi tanımak imkanını verdi. Öte yandan Tutankhamon’un mezarı da Mısır’da soyulmamış olarak keşfedilen tek mezardır ve içindeki “ölüm eşyası” baha biçilmez bir zenginliktedir.
Tutankomon’un yerine geçen Horemheb, rahiplerin oyuncağı olan bir askerdi. Tapınakları yıktırdı, Aton adını kazıtıp her yere Amon adını yeniden yazdırdı.
Sonuç: Yukarıdaki bilgileri sizin için sunduktan sonra bir söz de bize geldi.
Her dönemde geçerli bir inanış hakim oluyor, bunun tersi, karşıtı ne ise onlar da yeraltından yürüyor.
Mısır’ın çok tanrılı döneminde de mutlaka ki Akhneton tek tanrı inancına gönülden inanan tek insan değildi. Ancak, iktidar en güçlü sahibi olarak tek kişiydi ve bir devrim niteliğinde bu hareketi öne sürebildi. Ancak, din simsarları, din tacirleri her dönemde hemen her toplumda vardır. Burada da yozlaşmış şekildeki ruhban sınıfı halkın dine dayalı samimi duygularını sömürerek kendilerine iktidar ve çıkarlarını sağlamaktaydı. Genç firavunun tek tanrı inancı onların çıkarlarına dokundu. Sonunda firavun ölür ölmez, kendilerine yandaş çıkacak bir işbirlikçi ile karşı devrim yaparak tekrar çok tanrılı dönemi hortlattılar.
Şöyle bir düşünelim, düşünce denizimizde, eğer o günlerde bu karşı devrim yapılmamış olsaydı, tek tanrı inancı tüm insanlığı kucaklar şekilde o günlerden başlayarak dünyaya yayılsaydı… 
Acaba neler olurdu, kısacası tarih nasıl yazılırdı?
Kaynakçalar;
1) Wikipedia portallerinde; Amenhotep III. 
2) Nişanyan, Türkçe Etimolojik Sözlük
3) Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc. 
4) COLLATION OF THEOSOPHICAL GLOSSARIES 
5) Güncel Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu
6) Amon (Egyptian god)." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc.
7) The Origin of the Word Amen, Ed. by Issa & Faraji, Amen Ra Theological Seminary Press.
8) Erman, Adolf &Grapow, Hermann: Wörterbuch der Aegyptischen Sprache., Im Auftrage der Deutschen Akademien, Berlin: Akademie Verlag (1971), sf.85
9) İncil sözlüğü
 
 
 
 




    Ad Soyad
    Mesajınız
 
  Bu habere 2 yorum yapılmıştır
Murat Şahin - 30.10.2012 22:27:27
Değerli Öznur Hanım, Kurt tarafında ısırılıp yaralanan koyun neden kurdun arkasından gider? Hani 'celladına aşık olmak' diye bir kavram veya söylem vardır. Bu verdiğiniz örneklemenin Orta Asya ile ilgili bir öyküsü vardır. Buna literatürde 'mankaurtlaşma' denir. Ben köylü çocuğuyum, koyunda güttüm,sürüme kurt da daldı ama bizim oranın koyunları biraz farklıydı! İşre koyun milleti hiç belli olmuyor..! Vermiş olduğunuz somut diyebileceğim örnek, benim onlarca sayfada anlatmaya çalıştığımı özetleyerek iyi anlatmışsınız. İşte anlatımda ustalık bu olsa gerek, katkılarınız için teşekkür ederim.
ÖZNUR TANAL - 30.10.2012 17:04:17
Sayın Şahin, Özdemir İnce "Bir Zırva İki Mektup" yazısında Almanya’da uzun süre kaldıktan sonra dönen bir öğretmenin anılarını anlatır: "Tokat dağlarında bir köyde öğretmendim. Çobanın biri sürüsüne kurt girdiğini, koyunun birini ısırdığını ama öldüremediğini,kendisi bağırınca da kaçtığını anlatıyordu."Ben bu tarafa asılıyorum, ısırılan koyun kaçan kurdun arkasından gitmeye çalışıyor" diyordu. Şaşırdım; "Kurttan korkup kaçması gerekmez mi?"diye sordum. Oradaki köylüler;"Kurt koyunu bir defa ısırdı mı, kurdun arkasından gider" diye yanıtladılar,der. Üç dinin Firavunla ilişkisi bunu anımsattı.








Tüm hakları saklıdır © 2012
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapar.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.